RUSYA, DEMOKRATİK IMPARATORLUK

Tarih zaman zaman apaçık gözüken yolundan 180 derece ile dönebilir. Dün hemen hemen her şey bes belli idi, yarın da bu şeylerin çoğuna çok farklı bakmak zorundasın. Dolayısıyla şu suali sormak münasiptir: yeni yüzyılda Rusya ne olacaktır? Veya: bu ülke gerçekten lazım mı, lazım ise, kime lazımdır ve ne olarak lazımdır?

Rusya en başlangıçta imparatorluğa benziyordu. Çeşitli kabile ve halkları birleştiriyordu. Fakat bu halklar tek biçimli nüfusa dönmedi. İlk Rusya prensi Rürik zamanından şu ana kadar Rus’ - Rusya - SSCB – Rusya Federasyonu çok milletli bir devlettir. Tek bir millet, yani homojen kültür, politik, dil, sosyal birlik meydana çıkamadı. Bu, bütün imparatorlukların prensibidir – tek stratejik alan, üst seviyede entegrasyon, alt seviyede ise etnik ve kültürel çeşitlilik.

Modern asrın mantığıyla bu özelliği şöyle anlamak zorundaydık: imparatorluklar geleneksel toplulukların en eski formlarıdır. İmparatorluklar dağılınca yerlerinde milli devletler çıkıyor. Milli devlet değirmenlerinde milletler toza dönerek meydana tek biçimde vatandaşlar çıkıyor. Daha sonra bu milli devletler sosyal sınıf ve dinsel kurumlardan vazgeçip – bir anda veya aşama aşama olarak – burjuvazi devletleri oluyorlar. Zaman geçerken burjuvazi devletleri, devlet prensibinden toplum prensiplerine geçiyor. Sonuçta devlet tam olarak sosyal toplumu içinde eritiliyor – açık topluluk şartlarında.

Türkiye’nin Avrasyacılık Stratejisi

Jeopolitik, dünya çapında uluslararası ilişkilerin, güçlerin stratejik bilançosunun ve uluslararası birliklerin ile ihtilafların tahlilinin yöntemi ve şeklidir. Bunun iki kısmı vardır: sabit kısım ve değişken kısımdır. Jeopolitik yönteminin sabit kısmı, Deniz medeniyeti (talassokrasi) ve Kara medeniyeti (tellurokrasi) arasında halledilmez ihtilafının var olduğunu kabul eder. Belirli bir tarihi anda Ana Deniz Gücü (XX. Asırın ikinci yarısından itibaren bu güç, şüphesiz olarak, ABD’dir) ve Ana Kara Gücü (son üç yüzyıl içinde bu güç, tabii ki, Rusya İmparatorluğu – SSCB – çağdaş Rusya) arasında ilişkiler ne olursa olsun, işbu ilişkilerin gelişmesi ana ihtilaf ile (kıtaların ulu savaşı ile) önceden karalaştırılmıştır. Bu durum, amiral Mahan’den Nicolas Speakman’a ve Zbignev Brzezinsky’ye kadar amerikan stratejistlerin tüm stratejik kuramları ve etütleri için esastır. Çağdaş Amerikan stratejistler, gerek yeni muhafazakarlar (R.Perle, M.Ledeen, R. Caigan, P.Wolfovitz), gerekse de yeni liberalciler ve yeni demokratlar, bu baz jeopolitik modelini kabul ederler ve Avrasya (Heartland) ile ilgili kendi politikasını izlerken hesaba alırlar. Bu vaziyet birleştirilen kapların sistemi gibidir: Deniz medeniyetinin (Atlantikçiliğin) bir bölgede geliri var ise, demektir, tam bu bölgede Kara medeniyetinin (Avrasyacılığın) gideri vardır. Bunun tersi de geçerlidir.

Ankara-Moskova Ekseni Pek Çok Sorunu Çözer

Hakan Aksay : Sayın Aleksandr Gelyeviç, dünyada meydana gelen olayları niçin özellikle Avrasyacılık bakış açısından değerlendiriyorsunuz ? 

Aleksandr Dugin : Avrasyacılık bir felsefe, siyasetin felsefesi, tarihin felsefisidir. Avrasyacılık bir düşünce akımı olarak geçen yüzyılın 20’li yıllarında beyaz göçmenler arasında ortaya çıkmış olup Nikolay Trubetskiy, Pyotr Savitskiy, Nikolay Alekseyev, ve Georgiy Florovskiy’nin adlarıyla bağlantılıdır. Avrasyacılık Rusya’yı Asya ile Avrupa’nın kesiştiği noktada ortaya çıkan bağımsız bir medeniyet, hem Avrupa hem de Asya’nın çizgilerini taşıyan bir özgün dünya olarak değerlendirmektedir. 

Ben 80’li yılların ortalarında Avrasyacı oldum. O zaman biz, tüm Avrasyacı yazarları yeniden basmış, bu konuyla ilgili pek çok kitap ve makale yayınlamıştık. 90’lı yılların sonunda Avrasyacılık Rusya’da güçlü bir düşünce akımı haline geldi. Ben geleceğin bu düşünceden yana olacağını düşünüyorum. Avrasyacılık çok uluslu Rusya için ulusal fikrin en uygun biçimidir. Avrasyacılık bizde bulunan Batı ve Doğu öğelerini anlamakta ana halk olan Rusları ülkemizde meskun diğer halklarla uyumlulaştırmakta, post-Sovyet alanın ideolojik, düşünsel ve felsefi temellerde entegrasyonu için mükemmel bir temel oluşturmakta ve Batı ve Doğu ülkeleri ile ilişkilerde çelişmeyen bir model yaratmaya olanak tanımaktadır. 

Doğal kaynakların metafiziği ve jeopolitiği

Doğal kaynakların ekonomisi konusu üzerine genellikle biraz sıkılıp utanarak konuşulur. Bu tipik bir yaklaşımdır, çünkü çağdaş insan için tabiat çok yabancı, bilinç ötesi derinliklerinde saklanılmış bir şey olmuştur, dolayısıyla bunun hakkında açık dille konuşmak bir sebepten dolayı kabul edilmez sayılır. Ekonomi teorisi ile silahlanmış çağdaş teknolojik insan için teknosfer onun tabii çevresidir. Tabiat ve özellikleri için herhangi anılması ise çoktan beri yenilmiş atavizmin rahatsız eden sesi gibi kabul edilir. Ekonomi teorisinde tabii kaynakların konusu, bilinç altı araştırmalarının konusuna benzeridir: rasyonel fikir için bilinç ötesi can sıkıcı bir konudur. Rasyonalizm bilinç ötesi sorunlarından kaçınmaya çalışır. Aynı şekilde tabii kaynakların değerlendirilmesi, ve özellikle onların açığı ve tüketilebilirliği konusu, insan ekonomik fikrini, total dijital virtualizasyon dünyasında hazır bulunduğunu beyan eden tabiatın hoş olmayan gerçeklerine döndürmektedir.

SALDIRGAN KAHROLSUN!

Bugünkü sabah bütün uluslararası normları bozarak ABD, bağımsız egemen devlet olan İrak’a karşı eşi görülmemiş saldırı gerçekleştirmiştir. Dünya topluluğuna meydan okunmuştur. Uluslararası düzeninin esaslarını çiğneyen ABD’nin militarist yönetmenliği, ancak Washington hoşnutsuzluğunu uyandıran herhangi devletin işlerine müdahale ederek, dünyayı tek başına idare etmek niyetlerinin ciddiyetini pratikte gösteriyor. Diğer ülkelerin egemenliklerine önem verilmemesi hakkında kendi asker doktrininde beyan edip egemen İrak devletine karşı gerekçesi olmayan saldırı ile bunu tasdik ederek, ABD kendini uluslararası topluluğun kanunları dışına çıkarmıştır.

Bush-Junior dünya çapında hitlerizm korkunç yoluna dönmüştür. Aslında bu ABD ile ingiliz ortağı tarafından dünyanın bütün ülkelerine ve halkalarına ilan edilen dünya savaşın başlangıcıdır.

 

AMERİKA’NIN ÇÖKÜŞÜ KAÇINILMAZDIR

İrak savaşıyla dünya tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır. Bu artık geçmiş ile gelecek, Yalta dünyası (yani 1945 yılında SSCB, ABD ve İngiltere liderleri katılmasıyla Yalta’da yer alan konferansta imzalanan anlaşmaların sonucunda oluşmuş uluslararası düzen) ve Post-Yalta dünyası arasında bir tartışma değildir. Yalnız tartışma geleceğe yönelik iki jeopolitik proje arasında devam edilecektir. Birinci proje – tek kutuplu dünyayı öngören Amerikan projesidir. İkinci projeye göre dünya çok kutuplu olacaktır. Bu dünyanın ayrı kutupları Avrupa, Rusya-Avrasya,  Japonya, Çin, İslam dünyası vb. olacaktır.

Altı ay önce ABD yeni asker doktrinini beyan etmişlerdir. Bu doktrin, diğer ülkelerin “sınırlı egemenliğini” öngörür. Yani ABD fiilen dünyanın herhangi ülkesinin iç işlerine karışmak niyetini açıkça ilan ettiler. Bu doktrin beyan edilmesi, uluslararası sistemin yıkılmasına ve “eski dünya düzeni” yokedilmesine yönelik yeni bir adım olmuştur. Bu arada Amerikan hukuku emsal üzerinde esaslandırılmıştır. Yeni doktrini yürürlüğe girmek için bunu pratik hareketlerle tasdik etmek gerekiyordu. İrak’a karşı amerikan saldırısı işte böyle bir hareket olmuştur. Bu saldırıya ancak amerikan-ingiliz askerlerinin katılması ve fransız-alman Avrupa’nın saldırıya karşı çıkması çok manalı bir olaydır. Böylece yeni bir karşıgelimin çevre çizgileri çizilmiştir: tek kutuplu dünyaya karşı çok kutuplu dünya.

AVRUPA: KARA VE DENİZ ARASINDA

Irak olaylarının oluşmasından sonra siyasi analitikçilerinden bazılar, Avrupa Birliğinin iki kampa ayrışması hakkında fıkır belirtmeye başladılar. Birinci kamp ABD ve İngiltere’nin sert politikasını desteklemiştir, ikinci kamp kararlı olarak bu politikaya karşı çıkmıştır. Bazı çevreler için beklenmeyen bir olay olmuş bu ayrışma, aslında Avrupa kıtasının jeopolitik ikiliğinin klasik şemasının mantığına tamamen uygundur. Jeopolitikçiler uzun zamandan şöyle bir kaideyi farketmişler: Avrupa’nın kendi içinde iki kutbu – batı ve doğu kutupları – vardır. Bu kutuplar, K.Schmidt sözlerine göre, ‘Batı ve Doğu arasında mevcut olan dünya gerilme hattının küçük bir modelini oluşturmaktadırlar’.

Batı kutubunun çekirdeği İngiltere’dir. Bu ülke, Avrupa tarihinde siyasi, ekonomik ve fikrî modernizasyonun timsalidir. Doğu kutubunu ise Almanya temsil eder. Tarihsel olarak Almanya muhafazakarlığa ve tarihsel ananeciliğe maildir. Almanların siyasi ve ekonomik nüfuzu altında bulunan Doğu Avrupa ülkeleri, ‘Orta Avrupa’ olarak kabul edilir. İngiltere’ye yönelen devletler, ‘atlantist devletler’ olarak tanımlanır. Avrupa’nın gerilimi İngiltere ve Almanya arasında geçiyor.

Avrasyacılık ve Postmodern.

Uluslararası Avrasya Hareketi’nin Kuruluş Kongremizi Melek Mikail günü arifesinde yapıyoruz. Bu sembolik bir şeydir. Ortodoks efsaneye göre Ulu Melek Mikail ve bütün manevi kuvvetlerin cemiasının günü denilen bayramın tarihi “9-uncu ayın 8-inci günü” olarak belirtilmiştir Eski çağlarda yein yıl Mart ayında  başlıyordu. Dokuzuncu ay melek rütbelerinin simgesidir (yani meleklerin hiyerarşisinde 9 rütbe vardır). Sekizinci gün ise Ortodoks ananesinde ebediliğin, “Zamanın Uzayına döneceği” ve azametli “Çağların Sonu olacağı” Canlanma’nın kutsal anının, bir de İsa’nın ikinci Gelişinin sembolüdür. 

Alman muhafazakar devrimci Arhtur Müller van den Bruk (unutulmamalıdır ki, avrasyacılık ta muhafazakar devrimciliğin bir akımıdır) kendi zamanda çok anlamlı sözleri yazmıştı: ‘Ebedilik muhafazakar tarafındadır’. Değerli Avrasyacılar, ebedilik tarafımızdadır. Monoteistik ananelerin tarihinde Ulu Melek Mikail çok önemli rölü oynar. O, melek ordularının, yani kötülük ruhlarıyla sürekli olarak savaşan iyliğin gök ordusunun amiridir. Bu büyük dramın zaman ötesi dikey eksenidir.

Irak ve Kıbrıs ile ilgili Avrasya

Sayın meslektaşlarım! Bu yüksek Toplantıya konuşmacı olarak davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Bizi davet eden şahıslara teşekkür ederim ve Türk topraklarında bulunarak hazırlamış olduğum konuşmayı sunduğum için çok mutluyum.

Irak ve Kıbrıs ile ilgili Avrasya konumunu algılamak için öncelikle “Avrasyalılık”, “Avrasya”, “Avrasya süreci”, “Avrasya projesi”nin ne olduğunu izah etmek gereklidir.

Avrasyalılık, 20’li yıllarda Rus mülteciler arasında oluşan dünya görüşü, siyasi felsefe ve stratejik yaklaşımdır. İşte o dönemde “Avrasyalılık” terimi doğmuştur. Trubitskoy, Savitskiy, Alekseev, Suvçinsky gibi Rus filozofları bu dünya görüşünün temelini oluşturdular. Avrasyalılık Rusya tarihini, İslav’ların yanı sıra Türk’lerin işi olarak algılamaktadır. “Avrasyalılık” ile ilgili ayrıntılı çalışma, “Naslediye Çingizhana” (Cengizhan’ın mirası) adlı kitaptır.

Avrasyalılık vektörü ve Türkiye jeopolitiği

Jeopolitik yönteminin esası, birbirine uyuşmaz iki güç modelleri – kara gücü ve deniz gücü – arasındaki temel ikiciliğidir. Bu ikiciliği göze almadan jeopolitik hakkında konuşmak tamamen  anlamsızdır. Bu tür konuşmalar, gravitasyon kanunu kabul etmeden klasik fizik konuları üzerine konuşmalara benzeri olacaktı. Uzmanlar için bu durum bellidir, ama “jeopolitik” sözünü TV yorumcularından işiten basit halk için bu yeni keşif olabilir. «Jeopolitik esasları» adlı işbu ders kitabının görevi, bu konuyu açıklığa kavuşturmaktır. Jeopolitik yönteminde kara-deniz muhalefeti, bilgisayar teknolojisinde kullanılan 0-1 ikili koda dijital bölmeye çok benzeridir.  

Bunu aksiyom olarak kabul ederek, biz jeopolitik tahlilinin okyanusuna giriyoruz. Bu tahlil her kademede daha karmaşık olur.

 

DIŞ HABERLER

Avrasyacıların önderi Dugin: Rusya’nın Orta Asya’daki öncelikli ortağı İran’dır

Batı karşıtı Avrasya hareketinin kurucusu Aleksandr Dugin, jeopolitik açıdan Rusya’nın Orta Asya ve Kafkaslar’da birinci ortağının İran olduğunu düşünüyor.

Rus Jeopolitiği kitabında yer alan Türkiye’ye ilişkin olumsuz fikirlerine rağmen ülkemizdeki bir kısım ulusalcıların fikir babası kabul ettiği Dugin, haftalık haber dergisi Aksiyon’a çarpıcı açıklamalarda bulundu:

Rusya’daki siyasî görüşler içinde, lideri olduğunuz Avrasya Hareketi nasıl bir çerçeveye oturuyor?

Avrasya Hareketi, jeopolitiğe dayanan siyasî bir felsefedir. Dünya tarihi içinde Rusya’nın kendine özgü bir yeri olduğunu ve küreselleşme karşısında yalnız ülke ve halk olarak değil bir medeniyet olarak da jeopolitik kimliğini koruması gerektiğini savunur. Küreselleşmeyi bu kimliğimizi kaybetmemize yol açacak bir risk olarak görüyoruz. Rusya’nın yaklaşımı, Batı ve Doğu’yı birleştirmek ya da sentez elde etmek üzerine değil, farklılıkları korumak üzerine bina edilmelidir.

AVRASYA VİRAJINDAKİ TÜRKİYE

ABD’nin baskısına rağmen Türkiye Parlamentosu Irak’a karşı askeri harekat yürütmek amacıyla Amerikan askerlerinin Türkiye’deki üsleri kullanmalarına izin vermeyen bir karar aldı. Bu, İkinci Dünya savaşı sonundaki dönemden bu yana eşine rastlanmamış olan Orta Doğulu bir uydunun Atlantik ötesi patronunun “itaatsizliğidir”.

Bölgesel çıkarlarından yola çıkan Türkiye’nin Irak’taki savaşa karşı olması için tüm sebepler mevcuttur. İlk olarak, Saddam Hüseyin rejimi laik bir rejimdir ve İslam faktörünün yükselişini bazan oldukça sert dizginlemektedir ki, bu Kemalizm’in mantığına tamamıyla uymaktadır. İkinci olarak, Saddam Hüseyin rejiminin ortadan kaldırılması otomatik olarak Irak Kürtleri’nin ayrı bir devlet oluşumu ilan etmelerine yol açacaktır ki, bu da Türkiye’deki ayrılıkçı Kürtleri’nin eylemlerine ivme kazandıracaktır.

Mesele Türkiye’nin son yıllarda sadece bölgesel değil, daha geniş anlamda medeniyetler düzeyinde jeopolitik konumunu ciddi bir şekilde yeniden gözden geçirmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’yi “Batı yanlısı, Avrupa Birliği için can atan, Washington’a tam boyun eğen” olarak kabul etmeye alışık dış gözlemcilerin hemen hemen hiç fark etmedikleri bir şekilde Türk elitinin genel ruh hali nitel olarak değişmiştir. Türkiye “Soğuk savaşın” sert çerçevesi dışında kalınca kendisinin Avrasyalı bir devlet olduğunu kavradı. Bu formül Türkiye’deki belli başlı politik güçler için bir kurtarıcı oldu: Avrasyacılığın Batılı modelin sıkı sıkıya takip edilmesini reddetmesi gelenekselcileri (Erbakan’ı ve arkasından gelen Erdoğan’ı) tatmin ediyordu; Avrasyacılığın “Ulusal ve kültürel kimliğini muhafaza ederek Batı’ya yönelmek” şeklinde yorumlanabilir olması, askeri çevreleri ve Kemalistleri kendine çekti. Avrasyacılık Türk toplumundaki iki karşıt kutbu yani, İslami ve laik kutupları birleştirmede ideal bir dünya görüşü aracı oldu.

Ulusalcıların yeni Kızılelma'sı AVRUSYA

Avrasya Hareketi'nin fikir babası Aleksandr Dugin'in Türkiye'de jeopolitik sarsıntılar planladığı ortaya çıktı. Dugin, Türk kimliğinin eritilmesini istiyor. Sıcak denizlere inmek için Orta Asya'yı İran'a sunuyor. Türk havzasında imparatorluk planları yapılıyor. Ulus devleti kurtarmak adına yola çıkan ulusalcılar, Rus hegemonyasına yakalandı. Bir süre öncesine kadar Avrasya, ne kültürel birliktelikleri, ne de bir coğrafyayı ifade ediyordu. Şimdi ise bir kıta hareketinin adı. Avrasya Hareketi, Türkiye"den Ulusalcılar olarak adlandırılan "koalisyon"un da içinde bulunduğu Rusya"nın öncülüğünde stratejik birlikteliğin yeni ismi. Ulusalcı harekette buluşan sol, Kemalist ve milliyetçi unsurlar şimdi bu üst şemsiyede, Avrasya coğrafyasının anti-Amerikancı unsurlarıyla bir arada. Temel karakteri Amerikan karşıtlığı olan harekete katılmak için İslamcı, solcu, sağcı olmanız fark etmiyor. Eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç"ın Avrasya"ya yaptığı atıf çok tartışılmıştı. Konunun sadece Doğu Perinçek"in hayali değil, bir kısım sivil ve askeri bürokrasinin önemsediği, argümanlarını dile getirmekten çekinmediği bir oluşum olduğu zamanla ortaya çıktı.

Hareketin aktörlerinden Kemalist ulusalcı bir şahsın (adı bizde saklı) anlatımıyla, kırk yıllık NATO"cular, Özel Harpçiler şimdilerde Avrasya Hareketi"nin en hızlı neferleri.

Bizimkilerin gözü kapalı girdiği hareketin teorisinin Rusya"da 1921"lere kadar gitmesi, Rus imparatorluğu idealinin estetize edilmiş hali olduğunun anlaşılması birtakım sorunları beraberinde getiriyor. Ulusal bağımsızlığın tehlikede olduğunu, Avrasya Hareketi"nin bu tehlikeye karşılık bir güvece teşkil ettiğini dile getirenlerin, hareketin karakteristiğinden haberdar olmadığı da ortaya çıkıyor. Özellikle, hareketin yaşayan en önemli teorisyeni olarak bilinen Aleksandr Dugin"in Türkçe"ye çevrilen "Rus Jeopolitiği Avrasyacı Yaklaşım" kitabının okunmaya başlanmasıyla Avrasyacıların şaşkınlığı artıyor.

Avrasyacı Çağrı ve Türkiye'nin Jeopolitiği

Jeopolitik yöntem, mahiyeti itibariyle karşıt iki hakimiyet modelinin -deniz ve kara- temel düalizmine dayanmaktadır. Bu düalizmi dikkate almaksızın jeopolitik hakkında fikir beyan etmek, yerçekimi yasalarını bilmeksizin klasik fizikten bahsetmek gibi, tamamen anlamsızdır. Erbabı için bu bilinen bir şeydir. Ancak "jeopolitik" kelimesini televizyon yorumcularından duyan sıradan halk için bu bir yenilik olabilir. Bu çalışma, tüm meseleleri bu bağlamda netleştirmek amacından doğmuştur, jeopolitik yöntemdeki kara-deniz karşıtlığı, bilgisayar teknolojisindeki 0-1 şeklindeki sayısal ikili kodla aynı şeydir.

Biz, bunu bir aksiyom olarak kabul ederek, jeopolitik analiz alanına adım atıyoruz. Fakat mevcut durumda her şey tedricen daha çetrefilli bir hal almaktadır.

Her şeyden önce, Kuantum mekaniğinde de olduğu gibi, çoğu şey "gözlemcinin duruşu"na bağlıdır. Beyazlar veya siyahlarla oynadığımıza bakmaksızın oyunun kurallarına prensipte evet dedikten sonra birtakım problemler çıkmaya başlar. Çünkü jeopolitik yöntem tek boyutlu ve tam-simetrik değildir. Siyahlar ve beyazlar (kara-deniz) burada farklı kurallara tabi olmakta, farklı şekilde hareket etmekte, farklı amaçların peşinden gitmektedirler. Bunlar, özerk mantık ve stratejilerle donatılmış nitel kutuplardır. Diğer nicel disiplinlerden farklı olarak Jeopolitik, nitel yaklaşımdan, ana kutupların temel nitel asimetrisinden hareket etmektedir. Jeopolitik analiz mekanı, değişken (anisotropic) hallidir: Karadan denize, denizden karaya bakış farklı sonuçlar verir; bunlar, iki farklı mantığa tabi iki farklı mekandır.

Türkiyede Avrasya kardeşlerimiz! Türkler, kürtler, lazlar, çerkesler, türkmenler, araplar, rumlar! Sağ ve sol! Anarşistler, milletçiler ve müsliman ananelerin muhafızları!

Mesela, şundan başlayalım ki, Rusya ve Türkiye birbirine çok benzer, birbirine çok yakın ülkelerdir. Her zaman çok millet birleştirebilen, idare edebilen ve koruyabilen imparatorluk tipi kudretli devletlerdir. Yabancı güçlerin ajanları akıllarımızı bozdurduğu, bizi doğru yoldan saptırdığı ve milletlerimiz için tabii olmayan kanunlara göre bizi yaşattığı ana kadar halklarımız uzun, korkunç ve şanlı yolu geçebilmiştir. 
O zamanlarda biz büyük enginliklere sahip idik, çok dillerle konuşuyorduk. Çarımız fiilen Ortodoks aleminin başı idi. Padişahınız aynı zamanda bürün islam aleminin hükümdarı ve dünyada Rasullullah (a.s.s.)’ın halifesi idi. Hem siz hem de biz biraz farklı bir şekilde ama tek bir Allaha inanıyorduk. Hem siz, hem de biz dünya ahenginin mesnetleri olup, asırlar boyunca kendi özel gizli görevini yerine getiriyorduk. Milletlerimiz büyük ve gururlu idiler. Dünya sarraflarının ve faizcilerinin kıvır zıvır hayhuyunu hor görüyorduk. Zaman geçti ve bu sarraflar çok kuvvetli oldular. Tahtları devirerek, tapınakları tahrip ederek, onlar yavaş yavaş batı ülkelerini ellerine aldılar. O zaman devletlerimiz bu fitneye karşı gösterilmesi gereken tepkiyi az kaldı göstermediler veya gösteremediler. Ama sonradan anlaşıldığı gibi, bizimle ilgili planları da vardı. Termitler ağaçı içinden kemirdiği gibi onlar bizi içten zayıflatmak için birkaç yüzyıl boyunca gizlice ama yoğun bir şekilde çalıştılar. Öylece, ÕÕ asırın başlangıcında hem Rus, hem Osmanlı, hem Alman, hem Avusturya imparatorlukları çöktüler. Birbirimizle savaşırken, bizim ihtilal ve milli kurtuluş savaşlarının alevinde ve kanında ülkülerimizi temelleştirirken, üçüncü şahıslar kendi özel planlarını gerçekleştiriyorlardı. Neticede Rus ve Osmanlı medeniyetleri yokedilmişti. Batı liberal-demokratik modeline muhtemel alternatifleri olarak yokedilmiştir. 

Sayfalar